|
İkinci bölüme başlamadan önce şunu bilmemiz gerekir;
İslam'ın inanç esasları (usul-u din) insanın akıl ve düşüncesiyle
alakalıdır. Bu nedenle inanç, akıl ve insanın kendi içtihadı üzere
olmalıdır. Ama insan, hayatın her anını, yaşantısının genel ve özel
alanlarını, doğumu öncesinden ölümden sonraya kadar geniş bir alanı
kapsayan, furuu dinin tüm konularında içtihat etme imkanına sahip
olmadığı için tüm şartlara haiz olan bir müçtehidi taklit etmesi
gerekir.
Şüphe yok ki İslam dini, insanın toplumsal yaşantısı için özel bir program hazırlamıştır. Toplumun saadetini uygulanabilir kanunlar, ahlaki ve manevi kıstaslarla temin etmektedir. Daha yarım asır öncesine kadar İslam devletlerinde İslam'ın toplumsal kuralları az çok uygulanmaktaydı. Bazen İslam medeniyetinden oldukça şaşırtıcı ve ilgi çekici örnekler duymaktayız. İslam, dünya insanlarının ihtiyaçlarını giderebilecek ve beşeriyetin sorunlarını çözebilecek yapıya sahiptir. Eğer İslam hükümeti doğru ve dinin hükümleriyle mutabık bir şekilde dünyaya hükmederse dünya cennet olacak, herkesin saadetini temin edecektir. Bu nedenle şu soruyu sormanın tam yeri ve zamanıdır: Bu din nedir? Dünya insanlarının tümünün saadetini nasıl temin edebilir? İnsanın atoma hükmedip atom enerjisine ulaştığı, bilim ve tekniğinin dünya sınırlarını aşıp uzaya doğru genişlediği, kafasında yıldız savaşlarının planını yaparken İslam böyle bir camiayı idare ve hükmetme gücüne sahip midir? Eğer yargı ve iktidara ulaşırsa dünya insanlarının sorunlarını, sıkıntılarını giderebilecek olumlu bir yapıya sahip midir? Bu sorulara cevap verilmesi gerekir, ilerleyen sayfalarda biz bunlara cevap vereceğiz. İslam insan hayatının tüm boyutlarında, yaşamın çeşitli ve muhtelif etaplarında onu en güzel şekilde idare etmeyi nasıl becerecektir? Onun ilahi emir ve yasakları günümüz siyasi, toplumsal ve iktisadi dünyasıyla nasıl mutabık olacaktır?
İslam,en güzel, yapıcı siyaset ve memleketin idaresi metodunu; özgürlük, genel menfaatlerin korunması, toplumsal adalet ve toplumun refahı esası üzerine kurmuştur. Hayatın esas hedeflerinden birisi olan insan sevgisi ve kardeşlik esasına dayanarak tüm milletleri eşit olarak kabul edip şöyle buyurmaktadır: İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın.[1] Milli ve kavmi ayrıcalıkları ortadan kaldırmış ve onların ayrıcalık getirmeyeceğini beyan ederek şöyle buyurmuştur: Allah katında en değerli olanınız en takvalı olanınızdır.[2] Bu, İslam'ın masum önderlerinin kendi zahiri hükümetleri döneminde uygulanabilir metotlar doğrultusunda uyguladıkları siyasettir. Bunun yüce bir hedefi vardı ve toplumu ihtilaf, çaresizlik, fakirlik, cahillik, stres ve ümitsizlik hastalıklarından korumuştur. Bunların yerine genel güvenlik, refah ve takva gölgesinde toplumsal huzuru onlara hediye etmiştir. İslam, toplumun hak ve hukukunu korumak kastı ile ümmetin her ferdini mesul bilerek şöyle buyurmuştur: Siz halkınız karşısında sorumlusunuz. Yine şöyle buyurmuştur: Kim İslam olan bir toplumda sabahlar da Müslümanların işlerine önem vermez ve kendisini mesul saymazsa Müslüman değildir. Böylece duyarsızlık ve bana ne ciliği kesinlikle reddetmiştir.
İslam zulüm, despotluk ve diktatörlüğü ortadan kaldırmak için babadan oğla geçen saltanat ve tek partili yönetim sistemini reddetmiş İslam devletini masum imamların dışında şura ve çoğunluğun oyuna göre idare edilmesi gerektiğini benimsemiş ve çoğulculukla birlikte masumlardan sonra İslam'ın önderleri olan taklit mercilerinden oluşan fakihler şurasına bırakmıştır. Diğer taraftan İslam ümmetinin her bir ferdi onları seçme özgürlük ve iradesine sahiptir. Onlardan herhangi birisi bu şartlardan herhangi birisini ihlal etmediği sürece taklit mercilerinden oluşan şurada mevcut bulunacaktır. Aksi halde yine taklit mercii olan başka bir müçtehit onun yerini doldurmak için seçilir. Yine İslam ümmeti meclisin teşkili için yapılan seçimlerde tam bir özgürlüğe sahiptir. Bu meclis İslam kanunları çerçevesinde gaybet döneminde adil fakihler ve dini, içtimai ve dünyevi meselelere karşı bilgili alimler tarafından Kuran, sünnet, akıl ve icma kaynaklarından gerekli kanunları çıkarır. Çıkarılan kanunlar örnekleme usulü ile uygulanabilir bir konuma getirilir. Eğer bu kanunların ana başlığı altında başka alt başlıklar da olması gerekiyorsa onları da beyan eder. Daha sonra yürütme kanalına ve devlet yöneticilerine iblağ ederler. Onlar da tam bir sadakatle adalet ve toplumsal güven ve refahın sağlanması amacı ile amel ederler. Daha sade bir değişle: Meclis dinin kanunları karşısında bir kanun koyma yetkisine sahip değildir. Onları azaltamaz yada çoğaltamaz. Zira Muhammedin helali kıyamet gününe kadar helaldir. Muhammedin haramı kıyamet gününe kadar haramdır. İslam'da meclisin vazifesi dinin kendisi bir yol tayin etmemişse şeri kanunların en güzel nasıl tatbik edilebilir olduğunu teşhis etmektir. Mesela şeriat ticaretin halkın elinde olması gerektiğini beyan etmiştir. Bu durumda meclis başka bir yürürlüğe başka bir kanun koyarak devlet veya bir kişinin tekeline veremez. Ama şeriat trafikte araçların seyir yönünün sağ veya sol taraf olacağını belirlememiştir. Bu durumda meclis araçlar için en uygun olan yönü belirleyerek kanun koyma hakkına sahiptir. En uygun ve güzel olan yollar teşhis ve tayin edildikten sonra İslam devleti tamamen şeri kıstaslar içerisinde halkın refah düzeyini, toplumun gelişmesini ve kültürün yükselmesini sağlayacak olan tüm araçlardan faydalanmakla görevlidir.
İslam'da sosyal güvence insanlık tarihinin en eski arzularından birisidir. Zira İslam herkesin az çok kafasını meşgul eden ve fıtrattan kaynaklanan bu isteğe en güzel haliyle ve insanın tüm boyutlarını göz önünde bulundurarak ahlaki boyutlara da eğilerek çözüm getirmiştir. Tarih, İslam'da olduğu şekliyle, ne İslam dininden önceki dinlerde nede İslam'dan sonra ortaya çıkan, bilim ve teknolojide gelişmiş mekteplerde sosyal ve toplumsal güvenceyi görmemiştir. İslam bu sosyal ve toplumsal güvenceyi tüm dünya insanlarına armağan etmiştir.
İslam'da Sosyal Güvencelerden Bir Takım Örnekler Birinci örnek Hz. Peygamber ve masum Ehl-i Beyti diliyle İslam kendi sosyal güvence ve sosyal kanunlarında bir takım konular barındırmış ve dikkatle tatbik etmiştir. 1- Eğer birisi ölür de kendisinden geriye servet yada mal bırakacak olursa kendi şartları içerisinde varislere aittir. Vergi yada harç adı altında hiçbir ücret alınamaz. Halbuki hem cahiliyet döneminde hem de çağdaş devletler kanunlarında kalan mirastan bir çok vergi alınmaktadır. 2- Eğer birisi ölür de kendisinden geriye borç bırakırsa yada eşi ve çocuklarına bakacak kimse olmazsa o adamın borcunun ödenmesi, eşi ve çocuklarına bakılması Müslümanların imamının ve İslam devletinin görevidir. Bu konu da birinci konu gibi dünyanın hiçbir yerinde uygulanmamıştır. 3- Yukarıda sayılan iki konuya ilave olarak; İslam'ın öngördüğü bir mali proje daha vardır. Beytul mal toplumun tüm fertlerine hizmet etmektedir. Onların sıkıntılarının giderilmesinde kullanılmaktadır. İktisat başlığı altında bu konunun bazı bölümlerine değineceğiz inşallah
Ali b. İbrahim Kummi kendi tefsir kitabında senetlerini de zikrederek Hz. Peygamberin tekrar tekrar şöyle buyurduğunu nakletmektedir: Hangi alacaklı İslam hükümeti valilerinden herhangi birisinin yanına borçlu kimseyi götürürse ve borçlunun da gerçekten bir şeye sahip olmadığı anlaşılırsa borçlu affedilir ve Müslümanların valisi elinde olan beytul maldan onun borcunu öder.[3] İmam Sadık (a.s) bu hadisi Hz. Peygamberden naklettikten sonra şöyle ekliyor: Bir çok Yahudinin Müslüman olmasının sebeplerinden birisi de Hz. Peygamberin bu buyruğu idi. Müslüman olarak kendi, eşleri ve çocuklarını sosyal güvence altına alıyorlardı.[4]
Şeyh Müfid Mecalis adlı eserinde kendi senedi ile İmam Sadıktan defalarca şöyle buyurduğunu naklediyor: Eğer bir kimse başkasından alacaklı olur ve borç alan kimse aldığı malı günah ve israf olarak kullanmamış ve şimdi de borcunu ödeyemeyecek durumdaysa alacaklı kimse ona borcunu ödeyebileceği duruma gelinceye kadar zaman vermelidir. Eğer o dönemde adil bir imam hükümet ediyorsa bu borcu onun ödemesi gerekir. Bu durum Hz. Peygamberin şu buyruğu nedeniyledir: Bir kimse ölür de kendisinden geriye bir miras bırakırsa, miras tamamen varislere aittir. Eğer bir kimse ölür ve kendisinden geriye borç bırakır yada malı olmayan eşi ve çocuklarını bırakırsa benim yanıma gelsinler de onların borcunu ödeyeyim, onun çocuklarına sahip çıkayım ve onlara mal vereyim. İmam Sadık şöyle ekliyor: Peygamberin yüklendiği her şeyi imam da yüklenmelidir.[5] Yine Şeyh Kuleyni ve Şeyh Tusi kendi hadis kitaplarında İmam Sadıkın şöyle buyurduğunu naklederler: Müslümanların imamı müminlerin borcunu öder.[6]
Şeyh Hürr Amili Vesailuş Şia adlı kitabında şöyle naklediyor: Bir gün Hz. Emirel Müminin Kufe sokaklarında yürüyordu. Bir anda sokakta insanlardan dilenen bir şahıs gördü. Hz. Ali (as) bu hadiseden oldukça rahatsız oldu. Etrafındakilere bakarak şöyle buyurdu: Bu gördüğüm sahne de ne? (Yani imam İslam devletinde fakirin bulunmasıyla uyumsuzluk olduğunu kinaye yoluyla söyledi.) Orada bulunanlar şöyle cevap verdiler: Bu şahıs ihtiyarlayan bir Hıristiyan ve hayatını idare edecek malı da yok bu nedenle ihtiyaçlarını dilenerek karşılıyor. İmam bu cevabı duyunca rahatsız olduğu belli olduğu halde şöyle buyurdu: O genç olduğu dönemde ondan faydalandınız. Ama ihtiyarlayınca onu kendi haline mi bıraktınız? Daha sonra İmam, bundan sonra ölünceye kadar izzetli bir yaşam sürmesi için beytul maldan ona bir aylık bağladı.[7] Bu hadis-i şerif birkaç konuya delalet etmektedir: 1- İslam devletinde, fakir ve fakirlik olmamalıdır. Aksi halde İmam Ali bir fakir görmekle bu kadar şaşırmamalıydı. 2- Müslümanların imamı ve İslam hükümetinin gayretleri fakirliği yok etme doğrultusunda olmalıdır. Bu nedenle İmam, gördüğü manzara karşısında rahatsız oluyor ve bu durumu halletmeye çalışıyor. 3- İslam, emeklilik sistemini doğru ve sağlıklı bir şekilde kurarak sosyal güvence altına almaktadır. Bu yolla emeklilik aylığını herkese değil gerçekten ihtiyaç sahibi olan kimselere vermektedir. Muhtaç bile olmasa İslam'da sosyal güvence ücretsiz ve karşılıksız hizmet sunmaktadır.
Şeyh Kuleyni Usul-u Kafi adlı eserinde kendi senedi ile Hz. Aliden şöyle nakletmektedir[8]: Cemel savaşında Talha ve Zubeyr yenilip orduları geri çekilirken yol kenarında yürüyen hamile bir kadın karnındaki çocuğu kapıldığı dehşetten dolayı düşürdü. Düşen çocuk çırpına çırpına can verdi. Daha sonra da annesi can verdi. Her ikisinin de cenazesi yolun kenarına düşmüştü. İmam Ali (as) ve askerleri yolun kenarında bu manzarayı görünce İmam Ali (as) durarak olayın nasıl olduğunu soruşturdu. Halk şöyle cevap verdi: Ey müminlerin emiri! Bu kadın hamileydi ve Cemel askerleri geri çekilirken dehşete kapılıp can verdi. İmam Ali (as) şöyle buyurdu: Bu ikisinden hangisi daha önce can verdi? Cevaben şöyle dediler: Önce çocuk daha sonra anne can verdi. Orada İmam kadının kocası ve çocuğun babası olan şahısı huzuruna çağırarak onun hakkı olan çocuğun diyesinin üçte ikisini ona verdi. Anne için ayrılan üçte birlik bölümü de ikiye taksim ederek onun da bir hissesini kocasına verdi. Geri kalan hisseyi ise kadının varislerine verdi. (Bu düşen çocuğun diyesi idi ve varisleri arasında taksim edildi.) Daha sonra İmam Ali ölen eşinin yarı diyesi olan iki bin beş yüz dirhemi kocasına verdi. On iki bin beş yüz dirhem olan diğer yarısını o kadının varisleri arasında taksim etti. İmam Alinin bu şekilde taksim etmesinin sebebi o kadının düşürdüğü çocuktan başka çocuğunun olmamasıydı. Daha sonra bu hadiseyi nakleden ravi şöyle ekliyor: İmam Ali (as) bütün bu diyeleri Basra beytul malından ödedi. Evet, İslam'da Müslümanların beytul malından insanların ihtiyaç ve haklarının ödenmesi için yararlanıyorlardı. Zira İslam'da kimsenin hakkı ve kan pahası zayi edilmemelidir. Yine genel sosyal güvencenin ve umumi hizmetlerin eksiksiz yerine getirilmesi için güzel bir kaynaktır.
İslam'ın iktisat anlayışı şundan ibarettir: İslam kanunlarının özgürlükler, toplumsal ve bireysel adalet, sınıfsal sorunların halledilmesi, inanç esasları ve ahlaki kıstaslar doğrultusunda toplumun sağlıklı bir iktisadi ilişki kurması. Bu nedenle İslam en güzel iktisat sistemini dünyaya hediye etmiştir. Kapitalizmde olduğu şekliyle hangi yolla olursa olsun servet elde etmek yada sosyalizm ve komünizmde olduğu gibi bireylerin özgürlüklerini kısıtlamak gibi olumsuzlukları bir kenara atmış özel ve tüzel kişileri muhterem saymıştır. Bireylerin meşru olan yoldan kendi çalışmaları sonucu elde ettiği malı şeri vergileri verdikten sonra muteber bilmiştir. İslami toplumun iktisat anlayışı itikat ve ahlak esası üzere kurulu olduğu için herkes kendisi şeri vergilerini tanzim etmeli ve vacip olan hakları şeri hakime yada onun temsilcisine teslim etmelidir. Burada kısaca ve özetle şeri vergileri beyan ediyoruz.
1- Humus: Her insan yıllık gider ve masraflarını çıktıktan sonra elde ettiği gelirin %20 ni şeri hakim olan taklit merciine öder. Yine madenlerin, dalgıçlık yoluyla elde edilen malın, definenin, haramla karışmış helal malın, savaşta kazanılan ganimetin ve geniş fıkıh kitaplarında beyan edilen bazı arazilerin %20 si humus olarak verilir. 2- Zekat: Bu bölüm sadece belli başlı mallara aittir. Onlar da şunlardan ibarettir: Buğday, arpa, hurma, kuru üzüm, altın, gümüş, deve, sığır ve koyun. Buğday, arpa, hurma ve kuru üzüm yaklaşık olarak 847 kg olduğu zaman masraflar düşülür ve eğer sadece yağmur ve nehir suyu ile sulanmışsa %10, eğer kova vb. gibi şeylerle sulanmışsa %5 ve eğer her ikisinden de faydalanılmışsa %7,5 oranında zekat verilir. Sikkeli altın on beş miskal ve sikkeli gümüş 105 miskal olunca gerekli şartlara uygun olarak her birinden %2,5 oranında zekat verilir. Deve, sığır ve koyun da nisap haddine ulaşınca özel şartlarıyla zekatı verilir. 3- Haraç: Müslümanların savaş yoluyla kafirlerden kazandığı arazilerden alınır. İslam devleti ya mahsulün bizzat kendisinden yada onların eder fiyatından şeri hakim ve toprak sahiplerinin vardığı antlaşma sonucu belirlenen oranda alınır. 4- Cizye: İslam devleti emniyet ve güveni altında yaşayan dini azınlıkların kişi başına ödedikleri vergidir. Buna karşılık onlardan humus ve zekat alınmaz. İslam devleti bu belirtilen dört verginin dışında hiçbir vergi yada harç alma yetki ve hakkına sahip değildir.
İslam'ın mahrum kimseleri himaye ettiği dikkate alındığında İslam hükümetinin elinde beytul mal adı altında bir müessese mevcuttur. Zira her toplumda iş göremeyen, hasta, engelli, kimsesiz, yetim ve gibi kimseler vardır. Bu tür kimseler himaye edilmelidir. Beytul malın onları idare etmesi gerekir. Bu göreve ilave olarak beytul mal İslam toplumunu bütün işlerde günün gelişim ve teknolojisi eşliğinde mevcut sorunları halletmeli ve bu gelişimi sağlamalıdır. İslam toplumunun kendi kendine yetebilecek konuma gelerek yabancılara el açmaması için tarım ve sanayiyi desteklemelidir. Yine halkın genel kültürünün gelişimi, zengin İslam kültürünün yaygınlaştırılması ve genel sağlık konusunda ciddiyet göstermesi ve halkın genel sağlık ihtiyaçlarının karşılanması için çalışma yürütmesi, iktisadi yoksunlukların giderilmesi, camiada mevcut mahrum kimselerin temin edilmesi, yoksul kimselerin evlendirilmesi, ticaret için sermaye verilmesi, ticaret hanelerin temini, konut, ilaç, yolculuk hazırlığı, yolda kalmış ve çaresiz kimselerin kendi vatanlarına ulaştırılması, eğitime katkı ve daha yüzlerce görev ve vazife beytul mal için söz konusudur. Muhtaç olan kimse doğrudan beytul mala müracaat ederek kolaylıkla neye ihtiyacı varsa temin eder. Beytul mal ve İslam devletinin giderleri yukarıda zikredilen kaynaklardan temin edilir. Yukarıda zikredilen kaynakların İslam devletinin giderlerini karşılamaya yeterli olmayacağı iddia edilebilir. Bu iddiaya cevaben İmam Sadıkın buyruğunu iletiyoruz: Eğer beyan edilen şeri vergiler yeterli olmasaydı Allah daha çok konuda vacip kılardı. Diğer taraftan İslam devletinde çok az işçi istihdam edilir. Günümüzde görülen bir çok devlet teşkilat ve kurumları sadece vehimden kaynaklanan ve ihtiyaç olduğu zannedilen kurum ve teşkilatlardır ve gerçekte toplumun bunlara kesinlikle ihtiyacı yoktur. Bu teşkilatlar kolaylıklar sağlamak yerine halkın şeri ve akılsal özgürlüğünü kısıtlamaktadır. Halbuki bu durum İslam'da haram edilmiş ve yasaklanmıştır. Devletin bir çok işini halk özgür irade ve özel sermayenin yatırımlarıyla karşılamaktadır.[9] Sonuç olarak, İslam devletinin giderleri azalmış, devletin altın ve döviz rezervleri artmıştır. İslam fıkhına mutabık olarak idare edilen özel ve devlet bankalarının vasıtasıyla İslam toplumunda iktisat çarkları hareket etmeye başlar. İslam bankasında kesinlikle riba ve faiz söz konusu olamaz. Şahısların aldığı bütün krediler yada bankaların aldığı krediler kesinlikle faiz içeremez. Bankaların tüccar, çiftçi ve tacir gibi kurum veya kişilerle gerçek anlamda yapılan muzarebe vb. gibi şeri muameleler, havale işlemleri, mevcut sermaye ile sarraflık yapmak, kendi şart ve usulleri doğrultusunda uzun müddetli çeklerin tahsil edilmesi gibi gelir kaynaklarından banka ve banka çalışanlarının giderleri karşılanır. Her türlü noksanlık durumunda beytul mal o açık ve noksanlığı temin etmekle vazifelidir.
Ordu ve askeri kanunlar İslam'da olabilecek en güzel haliyle beyan edilmiştir. İslam'da asker olmak kişilerin seçimine bağlıdır ve kesinlikle hiçbir zorlama ve baskı söz konusu olamaz. Ama istisnai durumlarda taklit mercilerinden oluşan şuranın da uygun görmesi ve teyit etmesiyle beraber bu durum değişebilir. Bu durumda İslam devleti şehirlerin etrafında özel merkezler tesis etmeli ve çeşitli silahlarla donatarak halkın tatil günlerinde oralara giderek savaş taktiği öğrenmelerini temin etmelidir. Kolay yollarla halkın tamamını askeri hususta eğitmeli ve savunma taktiklerini öğretmelidir. Bu yolla İslam devletinin sırtında büyük bir gider kalkmış olur. Diğer taraftan halkın tamamı bu hassas meselede katılım sahibi olmuş ve aynı zamanda kendi yurt ve ailesinden, kendi iş, tahsil veya diğer toplumsal faaliyetlerinden uzak kalmamış olur. İslam savaş ve savunma araçlarını temin etmeyi gerekli hatta zaruri kabul ederek şöyle buyurmaktadır: Düşmana karşı kendinizi savunmak için elinizden geldiği kadar hazırlık yapın.[10] Elbette İslam barış ve sulh dinidir. Savaş ve düşmanlık taraftarı değildir. Kuran bu konuda şöyle buyuruyor: Ey iman edenler! Hepiniz birden sulha ve selamete girin.[11] İslam hiçbir tecavüzü hoş görmez. İslam devleti içi ve dışında şiddetle barış taraftarıdır. İslam devleti ile barış antlaşması isteyen her devlete açık yüreklilikle dost eli uzatır. Barışa yanaşırlarsa sen de yanaş.[12] Ayetine dayanarak bütün dünyaya barış ve dostluğu hediye etmiştir.
İslam kendi içerisinde toplumun emniyet ve huzurunu sağlamak, toplumsal saadeti temin etmek ve insanların refahı hayata geçirmek amacıyla çok esaslı bir düşünce yapısına sahiptir. Bu konuda basit düşünmeyi reddetmiştir. Toplumda meydana gelebilecek fakirlik, kültürsüzlük, cinsel saplantılar, kin, düşmanlık, kişisel ve toplumsal sıkıntılar vb. gibi bozukluk, bozgunculuk, yıkıcı ve tahrip edici faktörleri ortadan kaldırmak için tam bir seferberlik başlatmıştır. İş imkanları yaratıp işsizleri istihdam ederek onları doğru yola hidayet eder ve hırsızlık vb. gibi ahlaki çöküntünün karşısına geçer. Alkollü içeceklerin yasaklanması ve rehabilitasyon merkezlerinin, spor merkezlerinin tesis edilmesiyle gençleri uyuşturucu madde ve başı boşluktan kurtararak onları şerefli bir yaşantıya doğru yönlendirir. Gençliğin (erkek-kız) ahlaksal boyutta doğru ve sahih bir şekilde eğitim ve öğretimiyle birlikte onları iffetli olma yolunda eğiterek böylece toplumda olabilecek fuhuş ve ahlaki çöküntünün önüne geçer. Topluma haya ve iffeti hediye eder. Hayatın doğru ve sahih kurallarını insanlara öğreterek saadet ve kurtuluş yolunu onlara gösterir. Bu yolla, toplumsal kırgınlık ve stresi ortadan kaldırarak toplumun ahlaki çöküntülerinin önüne geçer ve toplumsal değerleri her zaman ayakta tutar. Kötümserlik, düşmanlık, kin ve intikamcılığı ortadan kaldırarak onların yerine af ve bağışlama erdemlerini topluma hakim kılar. İktisadi ve toplumsal sorunları beytul malın katılımı ile ortadan kaldırır. Elbette tarih bu iddianın yaşayan şahididir. Zira dört asır boyunca dünyanın yarısını teşkil eden İslam devletlerinde dört kişiden fazla hırsızlık suçu ile muhakeme edilmemiştir. Diğer taraftan İslamın cezai kanunlarının imtiyazlarından biriside verilen cezanın hemen uygulamaya konması ve cinayetin sınırlı oluşudur. Bu nedenle İslam hükümetinde beşeri kanunlarda olduğu gibi insanın elini kolunu bağlayan veya gecikmelere sebep olan bürokrasiye hiçbir değer vermez. Bu gün bir çok devlette suç unsuru olarak kabul edilen şeyler İslam tarafından reddedilmiştir. Buna göre İslam'da ceza evi ve bu günkü dünyada onun teşkil ettiği mana ve anlam söz konusu değildir. Buna karşılık fıkıhta beyan edilen suç ve cezaları hemen uygulanır. Elbette İslam'da da alacaklısına karşı imkanı olduğu halde ilgisiz kalarak borcunu ödemeyen kimsenin durumu gibi bazı durumlarda hapsedilmeyi gerektiren birtakım hata ve suçlar vardır. İslam böyle bir kimsenin hapsedilmesine cevaz vermiştir.
En güzel muhakeme ve hükmetme yöntemi Müslümanların elindedir. Hiçbir bürokrasi veya dosya oluşturma gibi uğraşılara meydan verilmez. Kimin bir iddiası veya şikayeti varsa hemen hakime müracaat eder ve işlerinin takibi hükmü hemen verilir. Bu nedenle hakimin mümin, adil ve muhakeme hususunda fakih olması vaciptir. Hiçbir ek işleme gerek duymadan hemen tüm davayı inceler, adil şahitlerin dinlenmesinden sonra İslam kuralları içerisinde adaletle hükmedilir. Bu nedenle İslam'ın hakim olduğu dönemlerde bir şehri sadece bir hakim idare ediyordu. Buna rağmen günümüzde olduğu gibi mahkeme skandalları söz konusu değildi.
İslam dini günümüz medeniyetlerinin rüyasını bile görmediği bir hürriyet ve özgürlük olgusuna sahiptir. İslam, insanları fikirsel kölelikten kurtararak onları vehim ve hurafelerin esaret zincirinden kurtarmış; onlara inanç, düşünce ve düşündüğünü söyleme özgürlüğü vermiştir. Elbette yıkıcı ve tahrip edici olmamak kayıdı ile bu özgürlükler verilmiştir. İslam kendisine tabi olanlara hatta diğerlerine bile medeni hürriyet ve özgürlüğü vermiştir. Burada bu özgürlüklerden bazılarını beyan ediyoruz.
Toplumun her bir ferdi, istediği ve ilgi duyduğu her fen ve mesleği icra edebilir. İstediği her malı ithal yada ihraç edebilir. Bu durumda ne gümrük nede başka bir vergi alınır. Bu işi yavaşlatacak yada sekteye uğratacak her türlü mani ve engel İslam tarafından reddedilmiştir. Elbette içki, kumar aleti satmak yada alkollü içecekler üretmek amacı ile fabrika kurmak vb. gibi İslam'ın haram kıldığı eşya ve mallar hususunda durum böyle değildir. Yine kendisine tabi olanlara faizli muamele yapmayı caiz kılmamıştır. Zira faiz diğerlerinin emeğini çalmaktır. Yine insanlar, toplumun temel gıda maddelerini depolayarak karaborsa oluşturma hakkına sahip değillerdir. Yine onlara sattıkları eşyada sahtecilik hakkı verilmemiştir.
Her Müslüman hava, su, güneş ve topraktan elinden geldiği kadar faydalanabilir. İstediği kadar ekin ekebilir. Kim bir araziyi ihya ederse (yeşillendirirse) orası ona aittir. Elbette ihya etme diğerlerinin hakkını zayi etmemeye bağlıdır. Yine uyuşturucu vb. gibi zararlı şeyler ekilmemelidir. Buna göre İslamda doğu ve batı devletlerinde görülen toprak reformu diye bir şey yoktur.
İslam'da her şahıs, başkasının hakkına tecavüz etmediği sürece bir toprağı ihya edip orada ev, işyeri, fabrika, cami, hüseyniye, medrese, hastane yapma hakkına sahiptir. İslam açısından konut için hiçbir vergi veya harç alınmaz. İslam devleti ne arsa için ne de bina için bir lira bile vergi alma hakkına sahip değildir.
Her bir Müslüman içki, kumar aleti vb. gibi haram olan şeylerin dışında toplumun ihtiyaç duyduğu şeyleri üretip satabilir. Yine her Müslüman meslek ve iş seçiminde özgürdür. Balıkçılık, madencilik ve İslam'da helal olan her şeyi yapma hakkına sahiptir. İslam devleti bunları yasaklama yada harç alma hakkına sahip değildir.
Yerleşim ve Yolculuk Özgürlüğü Yolculuk, mesken ve vatan seçiminde her fert özgürdür. İstediği devlet veya bölgeye yolculuk etmek de onun doğal haklarındandır. Renk, dil, ırk gibi konular hiçbir imtiyaz getirmez. Kimlik, pasaport, oturma izni gibi konular söz konusu değildir. Bu gün Avrupa devletleri bu sıkıntıları aşmak amacı ile bir takım düzenlemeler yapmaktadırlar.
Siyasi ve Toplumsal Etkinlikler Özgürlüğü İslam'ın haram kıldığı şeyler istisna olmak kayıdı ile siyasi, toplumsal ve kültürel faaliyetler şeri kıstaslar sınırlar dahilinde kaldığı sürece serbesttir. Bu hak belli bir grubun yada milletin tekelinde değildir. Bütün Müslümanlar, ilahi takvaya riayet ederek bu özgürlüklerden faydalanabilir. Hiç kimsenin bunlara mani olma hakkı yoktur. Buna göre İslam casusluğu haram kılmıştır ve bu adda bir müesseseye sahip değildir. Ama İslam devleti sınırları dışındaki İslam düşmanlarının planlarından haberdar olmak zaruri ve gereklidir. Buna göre İslam'da bütün birey ve gruplar düşünme, kalem, beyan, parti kurma, dernek ve encümenler teşkil etme, nakit yardım toplama, gazete-dergi çıkarma, radyo-televizyon istasyonları kurma ve gibi hakların tümüne sahiptir. Yine ölüm gibi durumlarda cenazenin hazırlanıp defnedilmesi konusunda tam bir özgülüğe sahiptir. Hiçbir merciden defin izni alınmasına gerek yoktur. Bir şehirden başka bir şehre götürmek için izin alınması gibi bir durum söz konusu değildir. Bu yolla İslam devleti ve halk bu tür bürokrasiden kurtulmuş olur. Böylece gereksiz yere harcanan büyük bir bütçe ve mali yük devletin sırtından kalkmış olup daha gerekli yerlerde harcanır.
İslam devletinin görevlerinden birisi de en güzel şekliyle kültürel fonksiyonların geliştirilmesidir. İslam, ilim ve bilgi tahsilini her müslümana vacip kılmıştır. İslam devleti bu eğitimin ön hazırlıklarını temin ve tesis etmekle mükelleftir. Burada şu soru akla gelmektedir: İslam ilim ve bilgi tahsilinde bu kadar tavsiye ve ısrarda bulunduğu halde neden Müslümanlar bu konuda tam bir dağınıklık ve geri kalmışlık içerisindeler? İslam tarihine dikkatle bakacak olursak Müslümanların asıl geri kalmışlığının kaynağını İslam hükümlerinden saptığı dörak islami kurallar içerisinde ahlaki çöküntülerdeliğine oldukça büyük bir önem vermiş ve üç yolla harekete geçmiştir: 1- Alkollü içecekler, zina, eşcinsellik, müzik, kumar yoluyla bulaşan hastalıkları önlemek. Yine bunlara ilave olarak toplumun iffetine gölge düşürüp insani değerlerin yıkılmasına ve toplum sağlığını tahrip edici etkileri olan bu konulardan her birinin önüne geçilmektedir. İslam bütün bu adı geçen konuları haram bilmiş ve reddetmiştir. Diğer taraftan da bedensel temizlik, duş almak, kan vermek, yağla masaj yapmak, sürme çekmek, diş fırçalamak, bedendeki fazla olan tüylerin alınması, evlilik, oruç tutmak ve sağlık kurallarını beyan ederek yemek ve içmek hususunda nasıl davranılması gerektiği noktasında sağlıklı bir yaşam için gerekli öneri ve tavsiyelerde bulunmuştur. 2- Kolayca ulaşılabilecek ilaçlar verilerek hastalıkların tedavi edilmesi. Bu durumda hastalıklar ilerlemeden önce gerekli tedbirler alınır ve ortadan kaldırılır. Bu öneriler genel olarak genişçe Tibbun Nebi, Tibbul Eimme, Tıbbus Sadık, Tıbbur Rıza ve gibi kitaplarda yer almıştır. Diğer taraftan İslam gelişen tıbbın imkanlarından da yararlanmayı ihmal etmemektedir. 3- Doktorları mesul ve sorumlu tutarak şiddetli tavsiyeler ve kontrollerle onları mükellef kılmıştır. Doktorluğu insani bir görev olarak kabul edip şeri bir hüküm mahiyetinde şöyle buyurmuştur: Eğer doktor hastaya verdiği ilaçta yanılır ve yanlış yaparsa sorumludur. Yine şöyle buyurmaktadır: Tabibe hastanın manevi gücünü yükselterek hastalığına galip gelmesi amacı ile hastalığını küçük ve basit gösterdiği için tabip denilmiştir. Bu yolla doktoru hastalarla güzel konuşmaya, güzel davranmaya ve onlara daha fazla dikkat etmeye mecbur kılmaktadır. İslam bu yolla genel sağlığı tüm Müslümanlar için temin etmiştir. Dede ve atalarımız bu nimetten faydalanmışlardı. Ama maalesef günümüz tıbbı her türlü gelişime rağmen toplumsal sağlığı temin etmekten acizdir. Bu gün neredeyse her evde acı çeken bir hasta vardır. Eğer bir gün İslam'ın genel halk sağlığı konusunda belirlediği şeyler topluma hakim olacak olursa geçmişin tecrübeleri ile birlikte gelişmiş tıptan da faydalanılsa; kısa bir sürede insanlık yuva yıkan hastalıklardan , bütün toplum da bedensel ve pisikolojik sorunlardan kurtulabilir.
İslam kadın ve erkeğin doğasından kaynaklanan evlilik konusuna olukça önem vermiş ve şöyle buyurmuştur: İslam'da evlilik müessesinden daha sevimli bir müessese kurulmamıştır. İslam evlilik konusunda hassasiyetle durmuştur. Hatta evliliği dinin yarısının koruması olarak nitelemektedir. Kim evlenirse dininin yarısını korumuştur. Evlilik yaşını cinsel dürtülerin başladığı ilk dönemler olarak kararlaştırmıştır. Evlilik yaşı için hiçbir sınırlama getirmemiştir. Buna göre kız dokuz yaşını doldurduğu zaman erkek de on beş yaşını doldurduğu zaman evlenebilirler. Elbette tarafların denk oluşları ve eş seçiminde onların salahiyetini göz ardı etmemiştir. Bu yolla hadisenin tüm boyutlarını kendi tasarrufu altına almaktadır. Kadın ve erkek ortak bir aile teşkil ederek cinsel dürtülerini temin ederler. Ahlaki çöküntüden uzak kalarak fuhuş bataklığından kurtulmuş olurlar. Diğer taraftan İslam kadın-erkeğin uygunsuz bir şekilde karışmasını reddetmiş ve hicap meselesini şiddetle vurgulamıştır. Açıktır ki bu şekilde toplumsal bozukluklar azalmış ve ortadan kalkmış olur. Böylece aile ilişkileri, aile fertleri arasındaki bağlılık, muhabbet, samimiyet, doğruluk ve iffet sağlamlaşmış olur. Kadın ve erkek iman ve ahlaki değerler sayesinde aile içi ve dışındaki görevlerini yerine getirirler. Kadın aile içi sorumlulukları üstlenmiş ve erkeğin duygusal ve sevgi boyutundaki ihtiyaçlarını gidermekle mükelleftir. Erkek de, ev dışındaki sorumlulukları yerine getirmekle mükellef olup ailenin ekonomik ve toplumsal boyutta ihtiyaçlarını gidermek durumundadır. İşte böylesine uygun ve huzur dolu bir ortamda gelecek nesillerin gelişmesi ve olgunlaşması daha kolaydır. Esasen İslam, kadınların fıtri vazifesi olan annelik görevini terk etmesini onaylamamaktadır. Elbette İslam kadının mutlak olarak çalışmasına karşı değildir. Ama kadının iffet ve şahsiyetine muhalif olan her işi yasaklamıştır. Yine İslam ilim tahsilini kadınlar için reva görmekte hatta zaruri kabul etmektedir. Batılı psikolog ve sosyologlar bile sağlıklı yaşamın, cinsel dürtülerin ancak dogru ve sağlıklı yol ile giderilmesine bağlı olduğunu belirtmektedirler. İslam'ın öngördüğü evlilik ve onun hedefleri de bunu beyan etmektedir.
Geçmiş sayfalarda özetle açıkladıklarımızdan da anlaşılacağı üzere İslam,bir toplumun idaresi için en güzel yönteme sahiptir. İslam toplumu bir çok ayrıcaklara sahiptir ve günümüz sistemleriyle mukayese olunmaz. Kendine has bir rengi ve üslubu vardır. İslam toplumu, Allah'a imandan yararlanarak insan dengesini, yaşamın çeşitli durumları ve boyutlarında korumuş; toplumun fertlerinin mutedil eksen üzere yaşamlarını sürdürmesini sağlamıştır. Ama sınırlı ve kusurlu insan fikrinin ürünü olan diğer mektep, sistem ve programlar kendi taraftarlarında böyle bir durum ve ruh halinin kazanımını sağlama konusunda acizdir. İslami programlarda maneviyat, insaniyet ve keramet cilveleri her yeri doldurmuştur. Bu yolla günümüz insanlarının ruhsal ukdeler, sıkıntılar, depresyonlar ve stresler gibi sıkıntıları bertaraf edilmiştir. Toplumu oluşturan bireyler öz güven, insan sevgisi, dostluk ve muhabbetle doludur. İnsanın maddi ve manevi yaşantısı tüm boyutlarıyla gelişme gösterecektir. Her yer ihya edilecek, bilim ve teknik, sanat, tarım, ziraat ve ticaret gelişecek böylece gelir düzeyi artacak ve meşru yolla elde edilen servetler göze çarpacaktır. Öyle bir ortam oluşacaktır ki despotluk, sitem, zulüm, tecavüz, kayıt ve şartlar, bürokrasi ve gibi bütün olumsuzluklar orada bulunmayacaktır. Evet! Müslümanlar biraz kendilerine gelseler,bekleyişi içinde oldukları bu aydınlık geleceğe kavuşacaklardır. Bu aydınlık yarına kavuşmak için unutulan Kuran ayetlerini, peygamberin ve imam Alinin unutulan hükümeti toplum yönetimi - tekrar ihya edilmeli, ümmet vahdet içerisinde olmalı, islami kardeşlik, özgürlük, şura ve diğer islami emir ve yasaklar hayata uygulanmalıdır. Müslümanların her birisi ilgisizliği bir kenara bırakmakla mükelleftir. Evrensel İslam hükümetinin kuruluşunun tahakkuku için gerekli ciddiyeti göstermelidir. Bu yüce ve mukaddes hedefin gerçekleşmesi için Allah'tan yardım dilemelidir. [1]- Maide / 2 [2]- Hucurat / 13 [3]- Mustedrekul Vesail c. 2 s. 490 [4]- Usul-u Kafi s. 604 [5]- Mustedrekul Vesail c. 2 s. 492 [6]- Furuu Kafi c. 1 s. 354, Tehzib c. 2 s. 59 [7]- Vesailuş Şia cihad kitabı cihadul aduv babı bab: 19 hadis: 1 [8]- Usul-u Kafi c. 7 s. 354ten nakille Biharul Envar c. 32 s. 214 [9]- Birkaç yıl önce batı devletlerinden birisi birkaç milyon dolarlık bir bütçe açığıyla karşı karşıya kaldı. Ama islam öğretilerini uygulamaya sokarak devlet çalışanlarını ve personelini azalttı böylece kendi bütçe açığını kapattı. Hatta kendi bütçesine birkaç milyon dolarlık bir fazlalık bile sağladı. [10]- Enfal / 60 [11]- Bakara / 208 [12]- Enfal / 61 |